hayal kırıklığı

O gün sınıfın kapısından çıkar çıkmaz yaşanan karambolde üzerime çullanan Danyal’ın ve bilumum sınıf arkadaşlarımın altında kalıp debelendikten sonra acılarıma tutunarak ayağa kalkmıştım. Hani İlk ve orta dereceli okullarda kimin vurduğu görülmesin diye kurbanın kafasına ceket geçirilip tekme tokat dövüldüğü bir sınıf vardı ya, İşte ben o sınıftaydım. 

İnsan adres sormak için bile adam seçerken ben arkadaşlarımı seçememiştim. Yüzlerce çocuk içinden onlarca arkadaş bulabilecekken Danyal diye bir çocukla arkadaşlık ettim. “Danyal Topatan diye isim mi olur lan?” dememiş, daha da ötesi “Böyle bir ismim olsa babamı dava ederdim.” diye hiç düşünmemiştim. “Danyal Topatan ne lan? Cezayir asıllı Fransız futbolcu gibi” diye aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

Karambolde payıma düşen tekme ve tokadı yedikten sonra sırama gittim ve intikam yemini ettim. Karambolde kündeye getirilmiş ama bu mağlubiyeti sindirememiştim. O zamanlar tuttuğunu koparan ürolog gibiydim. O yüzden acilen bir plan yapıp Danyal’ı yenmeliydim.

Lise ikinin son dönemiydi. Okulda bir deneme sınavının yapılacağı ve birinci olan öğrenciye bir bilgisayar hediye edileceği söyleniyordu. “Bursa’dan gol haberi mi var?” merakıyla gidip doğru mu? diye sormuş ve müdürden “Tabi lan manyak mısın?” cevabını almıştım. Sonuçta o zamanlar bilgisayara computer diyen bir adamdım. Haliyle heyecanlandım ve sınavda ilkini doldurmadan ikinci kâğıdı isteyen öğrenci atılganlığıyla bir plan yaptım.

Danyal ile ben kan davalı bir dost gibiydik. Her anlamda birbirimizin rakibiydik. Masum bir lise arkadaşlığı olarak başlayan ilişkimiz Çiçek Abbas ve Şakir mücadelesine dönmüştü. Her ne kadar itiraf etmesek de futbol, atari ve ders konusunda birbirimizi çekemezdik. Sınavlarda yakın puanlar alsak da Danyal hep beni geçiyordu. Gecelerce düşünmüştüm “Ulan nasıl yapsam da sınavda bu çocuğu geçip bilgisayarı alsam” diye.

Sınava birkaç gün kala yıllardır cevap bekleyen ama bir türlü cevaplanmayan “Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” sorusunu sormak için öğretmenler odasına gittim. Mesela dünya tarihinde hiç gitmediği bir yerle hiç görmediği bir yeri karıştıran ilk insan olan Cristof Colomb’un Amerika’ya vardığında orayı Hindistan zannettiği bilgisi gerçek hayatımızda ne işimize yarayacaktı. O yıllarda öğretmenler odası geyik muhabbetinin tavan yaptığı, dedikodu çarkının çılgın attığı kalabalık ve tuhaf bir mekândı. İlginçtir ki normalde mısır çarşısını andıran bu oda benim gittiğim vakitte bomboştu.

Öğretmenler odasının önüne geldiğimde içeriye girmek için kapıyı tıklattım. İçeride ne bir ses, ne bir soluk… Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Buna rağmen araladığım kapıdan italik bir duruşla içeriye baktım ve bir ses gelmeyince odaya daldım. Hakikaten de oda boştu. Geri dönecek oldum ama gözüm masanın üzerinde bir kitapçığa takıldı. Bakıp bakmamakta kararsız kalmış ama merakıma yenilip gidip bakmıştım. Azar coşardı deli gönül, bu gözler ah neler görürdü. O kitapçık yapılacak deneme sınavının öğretmenlere kontrol amaçlı verilen bir kopyasıydı. Sayfalarını karıştırırken cevap anahtarını da buldum. Kördüm ve istediğim bir gözdü, iki göze denk gelmiştim.

Bir an önce cevapları yazıp odadan ayrılmalıydım. Çünkü güven, kazanılması yıllar alan ama birkaç saniyede kaybedilen bir şeydi. Bunca zaman öğretmenlerin güvenini kazanmıştım. 180 sorunun cevabını da yazamadım, durumum yoktu, okuyamamıştım. Ama 170 cevabı da yazdım. O anda simiit oynarken nefesimin kesildiği ve linç girişimiyle karşı karşıya kaldığımda yaşadığım tedirginliği bir kez daha yaşadım ama yakalanmamıştım. Yakalansaydım kuran okurken yakalanan ateist gibi kalırdım. Ve topuklayarak odadan ayrıldım.

 O dönemde toydum ve benim için başarıya giden her yol mubahtı. İntikam duygusu ağır basmış ve o yüzden yaptığım bu pis işin vicdan azabını bile duymamıştım. Bana engel olacak tey şey vicdanımdı. O beni bağlamış, ben yine durmamıştım. Sor bana pişman mıydım. Ama cahilken dünyanın rengine kanacak, bir hayale aldanıp boşuna yanacaktım. Sınav öncesi cephanelerim sağlamdı. Ceplerime, kalem kutusuna, sıranın altına, aklın havsalanın alabileceği her yere cevap anahtarını yazdım.

Sınav zili çaldı ve planım umduğum gibi işlemeye başladı.  Optik forma cevapları bir güzel yerleştirdim. Hızımı alamayınca işimi sınavın yirminci dakikasında bitirmiştim. Bu durum dikkat çeker diye düşünüp tüm cevapları silmiş ve yeniden işaretlemeye başlamıştım. Tamamını doğru yaparsam “Daha önce nerdeydin sen Einstein?” derler diye düşünüp birkaç tanesini de yanlış yaptım. Buna rağmen emin olamadım. Zaten cevap anahtarında eksik vardı ve belki de onlar için yaptığım işaretlemelerin tamamı yanlıştı. O yüzden sildiğim doğru cevaplarımı tekrar işaretledim. Büyük bir paradoks içinde kıvranıp dururken sınavı bitirmiş ve içimi rahatlatmıştım. Sınav sonrası bir değerlendirme yaptım. Tahmini bir sayı söylerken tek gözünü kapatan insan konsantrasyonuyla bir hesaplama yapmış ve toplam 173 net doğru yaptığımı anlamıştım.

Sınavdan sonra herkes cevapları kontrol ederken baktım ezeli rakibim edebi düşmanım Danyal da heyecanla bir şeyler hesaplıyor. Velhasıl yanına gittim ve imalı imalı “Naaptın lan kaç netin var sınavdan?” diye sordum.  Adamın verdiği cevapla beynimden vurulmuşa döndüm. Toplam 172 deyince “Net değildir o, net olsa duramasın.” diyecek oldum. Neyse ki kıl payıyla, burun farkıyla geçmiş ve birinci olmuştum. Ben Danyal’ın gözünde ligden düşmeme hesapları yapan Anadolu kulübü gibi sınıfta kalmama hesapları yapan bir düz lise öğrencisiydim. İçimden gıyabında ağır küfürler ettiğim bu çalışkan çocuk “bana kaç netin var?” diye sormamış, tenezzül bile etmemişti. Bana hiçbir zaman arz etmeyen, hep rica eden Danyal bilgisayarı alabilmek için hunharca çalışmış ve netini hesapladıktan sonra da kendi kendine başardım demişti. Ama o benim neler çektiğimi nerden bilecekti.

Ertesi gün bilgisayarımı verirler ve tüm okulu toplayıp beni tebrik ederler diye düşündüm. O yüzden saçlarıma limon sürüp taradım ve parlak rugan ayakkabılarımı boyadım bu vesileyle de rugan ayakkabıların boyanmadığını anladım. Okula varıp heyecanla derslere girmeye başladım. Ders arasında Danyal’ın elinde kitapçıkla matematik öğretmenine bir şeyler anlattığını gördüm. Hiç oralı olmadım. Ders esnasında sınıfa müdür geldi ve daha çok heyecanlandım. Koca müdürü ayağıma getirdim diye de yanımdakine hava atmayı unutmadım. Ancak müdür “Arkadaşlar kusura bakmayın. Sınav sorularından birinde hata olduğunu anladık ve hatayı düzelttik.” dedi. “Hata düzelince sıralama da değişti.” diye de ekledi. Babasından azar yerken halının desenini inceleyen çocuk gibiydim. Yazımı kışa çeviren Müdür bunları söylerken “Üzdün yeter, üstüme varma. Soru sorma, biliyorsun mazeretim var” diyecek oldum ama suçluydum. Müdür yanıma kadar gelip “Üzme tatlı canını, okşa patlıcanını” dedi ve “ÖSS’de aynı performansı gösterirsen ben sana araba alıcam.” diye de ekledi. “Harbi mi lan?” der gibi baktım, “Yok lan taştaş geçiyorum.” der gibi karşılık verdi ve hiçbir şey söylemeden gitti.

Her zaman olduğu gibi tiz-i reftar olanın payine damen dolaşmıştı. Yanlış ata oynamış, “Acı mühim değildi de umut yoruyor insanı.” temalı bir gün yaşamıştım. Fünyeyle patlattılar intikam hırsımı ve hayallerimi. Kola şisesinde saklanan pekmez gibiydi yaşadıklarım. Başlı başına bir hayal kırıklığı…

Reklamlar

sınıf mümessili

Yaramaz bir çocuktum ben. Geçip gittiği yerde doğal afet gibi iz bırakan ve okulda öğretmenleri hep çileden çıkaran bir çocuk. Kamu spotu gibi ibretlik bir tipim ve her daim çevreme topladığım müttefiklerimle görenlerin “Vaziyet alın, burası karışacak” dediği bir velettim. Bütün haylazlıklarına ve ders çalışmamasına rağmen her ne hikmetse teşekkürü hep bir puanla kaçıran çocuk bendim.

Okulda kol kola girip önümüze gelene yüz tekme diyen bir halay ekibimiz vardı ve ben bu halayın başıydım. Gözümüze kestirdiğimiz düşmanın tepesine intihar komandosu gibi iner ve ona tekmeyle karışık tabanla girerdik. Belki de okuldaki popülerliğimizi artırarak caydırıcı güç olmamızı sağlayan yegâne aktivitemiz buydu. Bununla birlikte simiit oyununda iyi organize olup kurbanın sesi kesilmeden nefesini kesen, karambolde kaleciye tekme atan, uzun eşekte yastığı satın alan ve ön sıradaki Çalışkan Ahmet’e pusu kuran da bizdik. Velhasıl ben ve adamlarım Redkit’in peşinden koştuğu Daltonlar gibiydik.

Birer Alex olmasalar da çok nitelikli adamlara sahiptim. Mavi Boncuk filmindeki efsane kodroyu aratmayan arkadaş grubumuzun İsmet’i, yani ikinci adamı karpuz çekirdeğini mermi, ağzını da kalaşnikof gibi kullanan Remziydi ve o bu azmiyle düşmanımızın gözünde bir kâbus gibiydi. Aldığı belli, verdiği belli olan devlet memuru kafasıyla yaşayan Remzi, nazarımda satrançta şahın yanında duran vezir gibiydi. Bu özelliğiyle de yanımdaki hem yumuşak hem hesaplı kalıbına uyan en belirgin karakterdi. Yaptığı bu etkin işe rağmen bana başkaldırmaz ve bencillik etmezdi.

Diğer bir adamım Mustafa. Ben de dahil grubumuzdaki en tembel adam Mustafa’ydı. Farzı kılıp sünnetten kaçan mümin gibi her şeyi asgari ölçüde yapan bu çocuk, uygarlığın ilk zamanlarında mağaradan tarlaya, tarladan mağaraya gitmeye üşenip tekerleği icat eden insanlar gibiydi. Zor şartlarda beynini bir raket gibi kullanır ve hepimizi şaşırtan fikirler üretirdi. Tam olarak Çöpçüler Kralı filminde ağzında sigara ve takım elbisenin üstüne giydiği parkayla tüp kuyruğunda bekleyen adamı andıran Mustafa, aramızda sınavda öğretmenle göz göze gelince düşünüyor gibi yapan tek adamdı. Dolayısıyla tiyatroya ve trollüğe doğal bir yeteneği vardı.

Grubun son adamı Selami ise ihtiyaç fazlası gibiydi. Hani arkadaş arasında bu adamdan çok güzel okeye dördüncü olur dediğimiz vasıfsız adamlar vardır ya Selami tam olarak o adamdı. Esnafın ben aynısını kendi evimde kullanıyorum yalanı gibi Selami’nin vasıfsızlığı da ayan beyan ortadaydı. Ancak “Emrah Koş” tümcesini yıllarca okuma fişi zanneden bu yağız delikanlıda da sümüğünü yalayan çocuğun masumiyeti vardı. O yüzden grubun en sempatik ve en sevilen adamı buydu.

Yoğun Matematik dersleri ve yapamadığım İngilizce ödevleri zihnimi dimağımı kurutmuştu. Belki üstümüzden bir Rus geçer diye beklediğimiz merdiven altları, bacak arası goller atıp mutlu olduğumuz kola kutusu maçları ve birbirimizi sırılsıklam ettiğimiz su savaşları artık tat vermemeye başlamıştı. O zamanlar okulda İş Eğitimi diye bir dersimiz vardı. Bu derste öğretmenimiz Serhan Hanım ki, biz o zamanlar hiçbir kadına hanım diyecek kadar kibar değildik, bize hapishane aktivitesi gibi boncuktan kuş, yünden halı, yufkadan gözleme yaptırırdı. O günkü amacımız ise kibritten ev yapmaktı.

Bütün sınıf bir elinde makas bir elinde mukavva umurumda mı dünya edasıyla işe odaklanmışken yancılarım Remzi, Mustafa, Selami ve ben kasabayı yöneten şerif ve adamları gibi sınıfın bir köşesinde kümelenmiş bir sıranın etrafında boş boş sınıfa bakmaktaydık. Bu halimizle birer öğrenci gibi değil, Banker Bilo filminde kamyon kasasında Almanya diye İstanbul’a götürülen maraba takımı gibiydik. Hiç bozuntuya vermeden etrafa bakmaya devam ettik. Ancak bir süre sonra düşman beldenin yaban güzeli Serhan tarafından fark edildik.

Bizim bütün aymazlığımıza rağmen Serhan öğretmende oğlu çalışırken meyve tabağı getirip “Allah zihin açıklığı versin yavrum” diyen annenin şefkati vardı. Hepimizin eline birer malzeme tutuşturdu ve hadi bakalım siz de deneyin deyip fitili ateşledi. Remzi’ye mukavva, Mustafa’ya yapıştırıcı, Selami’ye makas, benim payıma da kibrit düşmüştü. Bu malzemelerle bizden ev yapmamız beklenirken biz birbirimize şaka yapmaya başlamıştık. Remzi Selami’ye “O makas var ya” demiş Selami de “Eee” diye karşılık vermişti. Ben de bu ortayı değerlendirmiş “Sana .rsin” demiştim.” Hep bir ağızdan kahkaha attık. Şimdilerde basit gelse de o dönemde ortalama espri anlayışımız çakmak var mı diye sorup yok cevabı aldıktan sonra sana bir çakmak lazım deme seviyesindeydi.

Hunharca güldükten ve birkaç dakika geçtikten sonra elimdeki kibriti gayri ihtiyari oynamaya başlamıştım. Hiçbir zaman kalemle parmaklarım arasında akrobatik hareketler yapamadım ama doğaüstü bir yetenek olarak kibrit çöplerini ustaca döndürmekteydim. Bir ara zamandan ve mekândan uzaklaşıp sokakta yaptığım bir hareketi yapmaya çalıştım. Sol elimle kibriti kutunun üzerindeki kava diktim ve sağ orta parmağımı gerdirip nişan alma pozisyonuna getirdim. O anda hiç sorgulamasam da şu an bunu yaparken düşünce balonumda ne yazdığını çok merak ettim. Akranlarım en fazla büyüteçle gazete yakmaya ya da izcilik psikolojisiyle odunları birbirine sürtüp kıvılcım çıkartmaya çalışırken benim kibritle sınıfta elinde roket atar olan asker triplerine girmem de neyin nesiydi. Bir anlık bir gafletle kibriti fırlattım. İbrahim Tatlıses’in klibinde efkarlanıp denize fırlattığı şişe gibi yörüngeden çıkan kibrit havada alev alıp öyle estetik taklalar attı ki hayranlıktan bakakaldım. Füze rampası gibi tuttuğum kibrit kutusu sayesinde kavis alan kibrit çöpü karşımda oturan Selami’nin sol omzundan aşıp sırtı bana dönük olan Serhan öğretmenin saçlarına doğru yol aldı. O anda olayın vahametini fark ettim. Biran için kulağıma Sezen Aksu’nun geri dön şarkısı çalınmıştı. “Geri dön, geri dön, ne olur geri dön; Uzanıp tutuver elimi bir gün; Utanır diyemem ne olur geri dön.” Ama o kibrit dönmedi.

Olaylar çok hızlı gelişmiş, kibrit hesapta olmayan bir hedefi vurmuş ve Rapunzel saçlı Serhan Öğretmen çığlık çığlığa ortalıktan kaybolmuştu. Komşuyla goygoya dalan ve ocakta yemeği kalan kadın gibi panik yaptım. Bir anda sınıfın odak noktası ben olmuştum. Sonra Serhan öğretmenin yanına gitmiş ve misafirlikte tuvalete lavabo diyen adam gibi birden kibarlaşıp Flash Tv oyunculuğuyla özür dilerim öğretmenim, istemeyerek oldu demiştim. Serhan Öğretmen çok kızmış ama bir şey dememişti. Ertesi gün sınıf öğretmenimizi de çağırıp müdür yardımcısının odasına gitmişti. Annemi de çağırmışlardı. Ben üç hayırla beni okuldan uğurlarlar diye düşünürken biz bu çocukla baş edemiyoruz sorumluluk verelim sınıf başkanı yapalım demişlerdi. İşte makam ve mansıp sevdam böyle başladı.

garip bir hikaye

Şimdilerde klavyeyle vatan kurtaran günümüz ergenlerinin henüz ana rahmine düşmediği günlerde, Burhan Çaçan’ın “Liseli Vardı Ya, Ah O Liseli” şarkısını halka arz ettiği dönemde, 2004 yazının Haziran ayında liseden mezun olmuştuk. Üniversite sınavına hazırlanmaktaydık ve sınavı kazanmak için motivasyon kaynağımız sağlamdı. Bizler, üniversitede kızların teklif ettiği sanrısıyla yaşayan bir arkadaş grubuyduk. Muhtaç olduğumuz kuvveti vücudumuzdaki asil hormonlara borçluyduk. Mezuniyetten sonra, beşinci günün şafağında doğuya baktık ve mahallemizin havalı kolej kızı Berna’nın sokağın başından bize doğru yürüdüğünü gördük. Bir cisim yaklaşmaktaydı. Çok tanımadığımız ama tanımlayabildiğimiz bir cisim. Berna…

Berna, bizden her anlamda farklıydı. O, yaz tatiline Bodrum’a, Kuşadası’na, Marmaris’e giderken biz yazları mecburen köylerimize dağılırdık. O, Cornetto yerken biz portakallı, limonlu meybuza talim ederdik. O, Ricy Martin dinlerken biz Orhan Gencebay mı Müslüm Gürses mi? tartışmasındaydık. O, sinemadan, tiyatrodan geri kalmazken bizler cüzdanımızdaki aile bireylerinin resimlerini çevremizdekilere sosyal bir aktivite olarak “Bu dayım, bu amcam, bu da köprü altı camcam.” diyerek gösteren insanlardık. Normal şartlarda biz onunla arkadaş olmaya, daha da ötesi sevgili olmaya aday değil, aday adayı bile olamazdık. Kısacası bizim hayallerimiz Haydar Dümen, hayatımız Haydar Baş gibiydi.

İyi, kötü ve çirkin şablonuna tam oturan profilimizle ideal bir arkadaş takımıydık. Ben ve saz arkadaşlarım Mustafa ile Ramazan, dededen kalma 1970 model Anadol marka arabayı mütemadiyen evden izinsiz alır ve mahallenin er meydanına gelip içinde çekirdek çitlerdik. Fanteziye gel. Araba, araba değil bildiğiniz külüstürdü. Taş devrinden çıkıp gelmiş gibi ittirerek çalıştırabildiğimiz bu yaşlı kurdun yan koltuğu da bozuktu. Birisi yaslanınca geriye düştüğü için yan tarafa oturanlarda tabureye oturuyormuş hissi uyandırıyordu. Kapıları içten açılmadığı için yine yana oturanlara tarifi imkânsız protokol heyecanları sunmaktaydı. El freni tutmadığından eğimli bölgelere park etmek imkânsızdı. Tekerleklerinin altına taş koyabilmeye bile fırsat vermiyor, sürekli hareket ediyordu. Velhasıl ilginç ve sürprizlerle doluydu.

Bizler arabada fakir eroini olan çekirdeğin dibine vurup proteini kana karıştırırken yörüngemize giren Berna bizlere kısmi bir heyecan yaşattı. Berna yanımıza gelene kadar çekirdeği bitirebilir miyiz diye endişelenirken, “Ya bitiremezsek?” deyip daha çok endişelendik. Çekirdeği bitirmeliydik, zira bugüne kadar bitirmeden o arabadan inmemiştik. Berna yanımıza yaklaşınca birer avuç çekirdek alıp kabuklarıyla yedik. Çekirdek, çekirdek olalı hayvanat bahçesindeki maymundan bile böyle muamele görmemişti ama biz gösterdik. Berna bize doğru yaklaşırken ekibin beyni olarak daimi yancım Mustafa’yı arka koltuğa Ramazanın yanına gönderdim. Amacımız kızı evine arabayla bırakarak gönlünde puan veya puanlar kazanmaktı. Berna binerse ön koltuk geriye düşeceğinden Mustafa arkadan koltuğu tutacak ve Berna arabada kimseye sunulmayan bu eşsiz konforu yaşayacaktı. Planımız muntazamdı. Berna yaklaşınca ben, her kadına abla diyen pazarcı esnafının mütevaziliğiyle onu evine kadar bırakmayı teklif ettim. Kız eğilip üçümüzün de yüzüne liselinin “Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” merakıyla baktı. Haklıydı, çünkü daha önce hiç Anadol marka bir arabanın içinde çekirdek çitleyip Ferrari’nin dikiz aynasından gözlük düzelten adam triblerine giren üç organizma görmemişti.

Berna, düşündüğümüzden farklı davrandı. Bedava internet bulunca uygulama güncelleyen telefon gibi mezarcı çıktı. Birkaç saniye süren o anlamsız bakışmadan sonra “Hadi o zaman gidelim.” deyip halkın arasına karıştı. Eski Türk filmlerindeki gibi olaylar çok hızlı gelişmiş ve Mustafa’dan boşalan liderlik koltuğuna Berna oturmuştu. Böyle bir hamle beklentilerimizin dışındaydı. Haliyle Mustafa ufo gören masum köylü, Ramazan ise o köyün muhtarı gibi davrandı. İkisi de Zeki Müren de bizi görecek mi? merakıyla sadece baktı. Zaten başka da bir tepki beklenemezdi. Yaşamayı soluk alıp vermek zanneden, bunun dışında yaptıkları her şeyi ekstra olarak gören bu adamlar, resim dersinde dağlar arasına dere, sayfanın köşesine de güneşin dörtte üçünü çizen adam gibi düz adamlar olup ekstra özellikleri yoktu ve ben bu yüzden bu grubun lideriydim.

Ramazan tam bir görev adamıydı. Görevini bildiği için inip arabayı arkadan ittirmeye başladı. Barni Moloztaş kondisyonuyla yüklendiği bagaj kapağı isyan etmesin diye motor çabuk çalıştı. Berna’nın teklifimizi ikiletmemesi ve arabanın bu kadar çabuk çalışması bizi heyecanlandırmıştı. Heyecandan Ramazanı arabaya almayı unuttuk. Arkamızdan odunları kesip yeni bir görev bekleyen Age Of köylüsü gibi bakakaldı. Muhtemelen Sezar bile Brütüsten böyle dost kazığı yememişti.

Ramazan orada bekleyedursun biz uzun süren beklentilerimizin kısa heyecanlarını Berna ile sohbet etmeye çalışarak yaşamaya başlamıştık. Biz konuşmaya çalıştıkça Berna bizi iplemedi. O bizi iplemedikçe biz yeni sohbetler açmaya çalıştık. Bir arkadaşın başından geçti diyerek anlattığımız kendi tecrübelerimizden, Fener’in yeni kadrosundan, Ferdi Tayfur’un son kasetinden ve geçen yılın enflasyon oranlarından bile bahsettik ama anlaşılan kız, cehaletin de bir adabı var deyip bizimle muhatap olmadı. Kavga öncesi oluşan “Kimsin lan sen?” döngüsü gibi kısır bir döngüye giren muhabbetimiz azalarak bitmiş, bu işkenceye dayanamayan Berna çok geçmeden “Ben burada ineyim.” demiş ve tam mutlu olduk derken bütün dünyamızı yıkmıştı. 

Zamanı durduran, yürekleri hoplatan bu cümle ansızın kurulmuştu. Bu cümle karşısında beklemediği yerden soru gelen lise talebesi gibi kaldık. Gösterip vermeyen Maraş dondurmacısına boyun büken müşteri gibi baktık. Çünkü Berna tam da çıkmaya çalıştığımız yokuşun orta yerinde “Ben burada ineyim.” demişti. “Gülen Gözler” gibi başlayan filmim “Canım Kardeşim” gibi bitecekti. 

Berna inmek isteyince kalması için ısrar etmedik. Durduk ve kapıyı açmasını bekledik. İçeriden kapıyı açmaya çalışan Berna’ya kapının içeriden açılmadığını, camdan kolunu uzatarak açması gerektiğini söyledik. Anlatmaya çalıştığımız, kızın cahili olduğu bir bilgiydi. O yüzden ısrar etmedik, B planına geçtik. Berna’ya ayağını uzatıp frene basmasını, inip kapıyı benim açacağımı söyledim. Önce dalga geçtiğimizi düşündü sonra geçmediğimizi anlayınca ayağını uzatarak frene bastı. Kapıyı açmak için arabadan inip dolandım ve tek hamlede artık aşinası olduğum bozuk kapıyı muzaffer bir komutan edasıyla açtım. Berna inmek için benim tekrar arabaya binmemi beklememişti. Düşünememişti zahir. Ayağını kaldırmasıyla araba geriye doğru yokuş aşağı gitmeye başlamıştı. Adrenalin dolu bir an ve çığlık çığlığa bir macera. Film fragmanını andıran bir sahneyle arkadaki evin bahçesine giren arabayı, Mustafa ve Bernayı fütursuzca seyrettim. Uzanamayacağını bildiği topu gol jeneriklik olmasın diye sadece seyreden kaleci gibi seyrettim. Arabaya yetişmek için tek bir hamle bile yapmadım. Sadece seyrettim. O güzel insanlar o güzel arabaya binip gitmişlerdi, demirin tuncuna insanın piçine kalmadan arkalarından seğirttim.

Birkaç dakika sonra olay yerine sonradan gelen polis gibi Mustafa ve Berna’nın yanına gittim. Araba ağaca çarpmış, koltuk geriye devrilmiş, Mustafa Altta kalmış, Berna ise nalları dikilen at gibi ayakları havada kalmıştı. Tarifsiz kederler içindeydim. Fatma Girik’in Boş Beşik filminden sonra yaşadığım büyük travmayı henüz atlatamamışken bu manzarayı görmem hiçte iyi olmamıştı. Gülsem mi ağlasam mı? Üzülsem mi şaşırsam mı? bilemedim. Hayatımda ilk defa birçok duyguyu aynı anda yaşadım. Şükür ki ikisine de bir şey olmamıştı. İkisi de yaşayabilecekti.

Yaşanan hikayeyi diğer arkadaşlarım, mahalle esnafı, komşular, annem ve en son babam duydu. Duyunca şahsıma karşı şöyle bir tavır takınan babam beni döver diye bekliyordum. 

Beni yanıltmadı. Normal olarak dövdü. Bu dayakla tatmin olmayıp mahallenin esnafına da dövdürdü. O da kesmeyince elindeki sopayı ıslatıp bir daha dövdü. Öyle güzel dövdü ki daha güzelini de yaparım deyip tekrar dövdü. Dayak yediğimi herkes duydu. Velhasıl hikâyem buydu.

bu da mı gol değil ?

O zamanlar ergendim. Hayata tutunmak için üst düzey bir zekâ gerektirmeyen dönemlerimdeydim. Ergen kalkıp benimle aynı familyadan olan sınıf arkadaşlarım ve mahalle takımının geleceği parlak top tepicileri ile mütemadiyen bilye oynar, uçurtma uçurur, bisiklete biner, taso oynar ve bilumum sokak aktiviteleriyle zamanı geçirip akşam ezanı okunmadan eve yetişirdim.

Çok ilginç bir sokak ortamımız vardı. Sanki bu sokağa müstahakmış gibi burada ondan da ilginç çocuklar oynardı. En yakın arkadaşım Ali Rıza da bu ilginç çocuklardandı. İsmi uzun olduğundan Arıza diye kısalttığımız bu çocuğun Allah günah yazmasın, kamu spotu gibi ibretlik bir tipi vardı. Öyle ki Arıza’yı reklamda oynatsan millet çocuk yapmazdı. Ben bile ortalama bir tipe sahip olarak bu çocuğa kıyasla Brad Pitt’e benzerken, Ali Rıza profilden Hakkı Bulut’u, cepheden İzzet Altınmeşe’yi andırırdı. Velhasıl kiminin para, kiminin makamla sınandığı şu fani dünyada Allah bu çocuğu da sanki tipiyle sınamıştı.

Bizim sokakta çok ütopik çocuklar da yaşardı. Onlardan biri de Yaşar’dı. Sürekli hayali şeyler iddia eden Yaşar, bir gün Newton’u mezarında ters döndürecek bir açıklama yaptı ve “Havada uçtum. Şahitlerim var.” deyip Fizik dersinden kaçtı. Yaşar çocukken “Büyük düşün. Seneye de düşünürsün.” diyerek onu gaza getiren ve zihnine motivasyon pompalayan babası haksız çıkmış, Yaşar okuyamamıştı. Zaten fırsat bulup da okusaydı bilim bu çocuğun ellerinde ziyadesiyle ziyan olacaktı. O yüzden öğretmenlerin de desteğiyle müdür onu okuldan attı.

Sokakta ateistinden dini bütününe, çalışkanından tembeline, zengininden fakirine bütün çocuklar aynı ortamı paylaşırdı. Tuğçe Kazaz gibi bütün dinleri deneyerek İslamiyet’te karar kılan camii imamımız Rasim dayının küçük oğlu Cengiz de bu ortamı paylaşanlardandı. Rasim dayı Cengiz’e bildiğiniz sahabe hayatı yaşatmaktaydı. Cengiz öyle bir haldeydi ki genellikle anne babalarımız tarafından “Bunu bulamayanlar da var.” denirken bulamayan adam olarak bizlere bahsedilen adamdı.

Mahallede o zamanlar her aktivitenin bir mevsimi vardı. Böyle olmak zorundaymış gibi birileri bilye oynarken diğerleri uçurtma uçuramaz, gol kaçıramazdı. Sokağın yazılı olmayan kanunu buydu. Arkadaşım Ali Rıza taso oynarken ben bisiklet süremezdim. O zamanlar sorgulamadım. Ben de oynadım. Hatta öyle bir oynadım ki zirveye yaklaştım.

Mahallede taso oynarken öyle bir ivme kazandım ki sokakta ütmedik çocuk, ütülmedik taso bırakmadım. Kader, kısmet ve nasip üçgeninde o güne kadar şansım hep yaver gitmiş ve vurduğum bütün tasolar ters dönmüştü. Öyle zamanlar geçirmiştim ki sokakta diz yapmış eşofman altım ve kafama iliştirdiğim Hüdaverdi beremle taso oynayan kitlenin kâbusu olmuştum. Sokakta taso oyununda hasım bellediğim adamların gözünde o korkuyu görmüştüm. Şehirlerarası yolculuklarla omuzlarına değen muavin mabadı bile onları benim tasolarını ütmem kadar tedirgin etmemişti. Hele ki traş olurken kollarına değen berber ç.künün yarattığı tedirginlik üstün oyun zekâmın korkusundan akıllarına bile gelmemişti. Hâsılı bütün taso oyuncularını korkutmuş ve taso oyununda mahallenin yenilmez armadası olmuştum.

Taso kazandıkça daha da hırslanmış, hırslandıkça daha fazla taso kazanır olmuştum. Öyle anlar yaşadım ki gün geldi tasosu ütülecek çocuk bulamadım. Zaferler beni öyle sarhoş etmişti ki garip hayaller kurmaya başladım. Hayalimde büyük bir han içerisinde kocaman bir but yemek ve tahta bardaktan ayran içmek istiyordum. Ayran ağzımın kenarından sızarken kolumla silmek ve butu yemeye devam etmek istiyordum. Sonra birileri hancının kızına sarkıntılık etsin, han içerisinde büyük bir kargaşa çıksın ve herkesi kılıçtan geçireyim istiyordum. Verdiğim zararı misliyle karşılayan bir kese taso verdikten sonra atıma binip yeni maceralara yelken açmak istiyordum.

Bir yandan hayal kurarken diğer yandan taso oynamaya devam etmiş ve kazandığım tasolarla ticari zekâmı da geliştirmiştim. Kazandığım tasoları satmaya ve küçük esnaf çakallıklarıyla sattıklarımı da tekrar ütmeye başlamıştım. Bu esnada Ali Rıza’yı idari menajer, Cengiz’i ise muhasebeci yapmıştım. Bu süreçte yandaş toplamayı da unutmamış ve her yokuşta belime sarılıp her düzlükte ırzıma geçmeye çalışan Yaşar’ı da yola getirerek en büyük destekçim yapmıştım. Bayağı bayağı kurumsallaşmıştım. Bu halimizle ben ve adamlarım doksanların Metin, Ali, Feyyaz mafyası gibiydik.

Hayatta her zaman kazananın bir hikâyesi, kaybedenin ise hep bir mazereti olmuştur. Ben mazeret bulamadım. Bir arkadaşın arkadaşı kontenjanından sokağımıza yeni bir çocuk sökün etti. Arı kovanına çomak sokmak için uygun zamanı kollayan  ve “Abi nabıyon?” diyerek söze başlayan bu çocuk benden “İyidir. Sen nabıyon?” diye karşılık bulmuş. “Atalım mı bi el taso?” sorusunun cevabı ise “Ayıbediyon. Tason var mı?” olmuştu. “Yok, ama borç verirsen olur.” diye ettiği teklif ise “Al sana üç tane taso. Yenilirsen paranı alırım.” denilerek kabul olmuştu.

Oyuna başladık. Bu çocuk Morgan Freeman gibiydi, sanki bizim sokağa Esaretin Bedeli’ni ödeyip de gelmişti. O yüzden daha önce üttüğüm çocuklardan farklı gibiydi. Bu zihinsel çıkarım ve çağrışımlar içinde oynamaya ve ütülmeye başladım. Destekçilerim Yaşar ve Ali Rıza her vurduğum tasoya alkışlar eşliğinde oley çekmekte ve aksi gibi taso ters dönmemekteydi. Buna karşın gizemli çocuğun her vurduğu gol olmakta ve tasolarım bir bir kaybolmaktaydı. Duracell ayısı gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle tasoya vuran gizemli çocuk besbelli malımızı mülkümüzü, dahası donumuzu tumanımızı alma niyetindeydi.

Dakikalar ilerledikçe gizemli çocuk baskıyı arttırdı. “Medeniyetin kurucusu, mızrak atmak yerine ilk defa küfür eden adamdır.” der Sigsmund Freud. Ondan ilham aldım ve gizemli çocuk baskıyı arttırdıkça ben de içimden kendime ettiğim küfrün dozunu artırdım. Acilen bir şeyler yapmalıydım. Bu telaşla yaradana sığındım ve dua etmeye başladım. Arap kanalında maç izlerken spikerin her dediğine âmin diyen babaannem gibi yaptım ve sübhanekeden başlayarak bildiğim bütün sureleri içimden okumaya başladım.

Oyunda bütün işlerim ters gitmişti. O gün şans bir çiçek olsaydı muhtemelen sapı elimde kalırdı. O kadar şanssızdım ki; o gün gökten kasnak yağsaydı hiçbiri başıma geçmeyecekti. Bir anda üzerime on yedi yıldır Kadıköy’de maç kazanamayan Galatasaraylının öğrenilmiş çaresizliği sindi ve bu çocuğu yenemeyeceğimi düşünmeye başladım. Belki de tüm hayallerinden vazgeçip memur olan babam gibi yapmalıydım. Kumarbazlığı, itliği, hergeleliği bırakıp belki de Atom fiziği çalışıp profesör olmalıydım. Ama feryada da gücüm yoktu, öyle ki ben kanepeye uzandıktan sonra kumandayı etrafında göremeyince yerinden kalkmamak için tembelliğinden reklam seyreden adamdım. Dolayısıyla ders çalışıp da o saatten sonra bilimin bütün yükünü omuzlayamazdım. İyi dümen tutarsam gemiyi rotasına sokardım ama bu zihni kargaşa içerisinde elimdeki tüm tasoları kaybetmemeye çalıştım.

Gizemli çocuk borç taso isterken abi diye söze başlamış, tasolarımı ütmeye başladıkça birader diye devam etmişti. Elimden birçok tasoyu üttüğünü görmüş ve artırarak “Kardeşim, biraz sakin oyna.” diye öğüt vermeye başlamıştı. Allahım bu nasıl bir stratejiydi, nezaketi iyi niyetiyle ters orantılı olan bu çocuğun ruhunda resmen ağzında sigarayla mazot tankı temizleyen eratın cesareti, kafasında da “Kralı vuracaksan, ıskalamayacaksın.” zihniyeti vardı. Ve kralı vurmak üzereydi. Çünkü kral taso, taso ve daha çok taso istiyordu. Bu stratejik derinliğinin zekâtını bana verseydi muhtemelen beni sınıf başkanı yapardı.

Gülen gözler gibi başlayan filmim Titanik gibi bitmek ve batmak üzereydi. Şansım yine de gülmedi. Azla yok denecek kadar az arasındaki fark ne kadarsa o gün bendeki şans da o kadardı. Gizemli çocuk beni fütursuzca üttü ve elimdeki tasoların hepsini öğüttü. Ondan sonra da verdiği sözü tuttu ve “Hani ben senden 3 tane borç almıştım ya, al bakalım faiziyle ödüyorum.” diyerek dört tasoyu elime tutuşturdu. Daha sonra onları da üttü. Michelangelo’nun bile heykeller yapmak için mermere ihtiyacı vardı. Eğer elinde sadece kil olsaydı bir çömlekçiden fazlası olamazdı ama bu çocuk bambaşkaydı. Resmen bu çocuğun karşısında buralar ilerde değerlenir diye arsa alıp arazisi istimlâk edilerek kamulaştırılan dayı gibi kalmıştım. Hiçbir hamle yapamadım.

Bütün varlığımı iki saat içinde kaybetmiş, yanlış ata oynamış ve dahası bahsi artırarak iki saat öncesine kadar tanımadığım bir çocuğa yenilmiştim. Her zamanki gibi zaferin yüz tane babası varken yenilgim öksüz kalmıştı. Son bir gayretle gizemli çocuğa “Bana borç taso verir misin?” dedim. Soru sorduğum bu çocukta Solitaire oynayıp sistem yok diyen devlet memurunun umursamazlığı vardı. O yüzden teklifimi ikiletmedi ve “Paran yoksa taso da yok.” dedi ve gitti. İşte gidiyordu. Hiçbir şey demeden, arkasını dönmeden, şikâyet etmeden. Her şeyimi alıp bir şey vermeden. Yol ayrılmış görmeden gidiyordu.   

Bense bu olayla birlikte bütün varlığımı kaybettim ve ülkeyi terk ettim. Şu an Meksika sınırından yazıyorum.